"Hüseyin gibi olmak."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

alnını 
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü 
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun*

 “Hüseyin gibi olun” dediler.
Hüseyin gibi olmak, isyan mıydı, devrim miydi?
“Hüseyin gibi olun” dediler.
Hüseyin gibi olmak, şiir miydi öykü müydü?
“Hüseyin gibi olun” dediler.
Hüseyin gibi olmak, “kara kaşlı, kara gözlü, boylu poslu, yakışıklı” olmak mıydı?
“Hüseyin gibi olun” dediler.
Hüseyin gibi olmak, “insan eli değmemiş bir kaya olma özlemi” miydi?
“Hüseyin gibi olun” dediler çocuklarına 1964 yazında anneler. Herkes susarken, herkes körpecik kuzularını sakınırken… Anneler Hüseyin’e sarıldı ve Hüseyin gibi olunması için dualar ettiler çocuklarına.

ey benim
yedi başlı kartalım
her başını
bir dağ başlangıcında koyanım
senin
böyle diri bir akarsu gibi kırılan gövdendir
bizim aşkımızı solduranların korkusu
çünkü elbette bir su
kendi akacağı toprağın serinliğini bilir

Hüseyin bir cevahirdi. Akıldı, farklı olandı, klâsiklerdeki karakterler gibi yaşayandı. “Don Kişotça toplumsal kırılmalara tepki koyandı.” Müzikti beynindeki sorular. Gülmesindeki ahengin bile bir rengi vardı. Dansa gider gibi ritimle yürürdü. İnsan olmanın, insana yakışan her şeyin portresiydi. Çocuğun gözünde gökkuşağı, politik olmayanların kalbinde şakıyan bir serçe, kalabalıklarda şair, ortamlarda hep akıl, hep gülen, hep güzel bakandı. “Konuşmaları çok espriliydi, konuşma esnasında yanlış bir şey olsa gülerdi. Çok içten bir gülüşü vardı. Çok güzel gülerdi. Uzun uzun gülerdi. Uyurken bile hep dudağında gülüş vardı, çok tatlı bakar ve çok tatlı gülerdi.” Evlerinde kaldığı ve o zamanlar küçük bir çocuk olan Hüseyin Işık’ın anlatımıdır bu cümleler. Ne kadar ortaktır Arkadaş Zekai’nin dizeleriyle Hüseyin Işık’ın anlatımı. Bir çocuğun gözleriyle, bir şairin kalbinin ortaklaştığı, buluştuğu yer, Cevahirin dudağından yansıyan gül rengiydi.

söyle bana ey
ölümün açıklayıcı pervanesi
hangi yavru tek başına yiğittir
hangi yangın bir başına söndürülür
ah! herkes susuyor
hiç kimse bilmiyor içimin yangınını
ah! herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladığım dostum
ah! herkes mi susuyor

Hüseyin Cevahir’i anlatmaya çalışıyorum. Bir devrimciyi aynı zamanda. Güzel bir insanı. Herkesin gözünde fark yaratan, herkesin kalbine eşit yerleşen bir Dersimliyi konuşuyorum onu anlatanların cümleleriyle. Gittiği her yeri değiştiren, gittiği her yerde sevilen, boynuna sarılan, ardından gözyaşı dökülen Pir Hüseyin Cevahir’i konuşmaya çabalıyorum hep eksik kalacak cümlelerle...

Daha önce de yazmıştım Cevahir için. Yine Dersimli bir şairin dizelerini yakıştırmıştım ona. Cemal Süreya’nın dizelerini kullanmıştım onun için. “Çılgın gibi koşuyorum köylerden şehirlere/ Başını kayalara vura vura ilerleyen bir insan seli/ Diyor ki değil daha/ Vakit var daha.” Çünkü şiirin en çok yakıştığıdır Cevahir. Dizeler sanki onun için örülmüştür. Şiirden fırlayan ve şiire yakışan bir yaşamı koşmuştur en genç, en yakışıklı haliyle. Yalnız olmayan bir koşucuydu. Zaman onlar için tek mevsimdi sanki. Sonbahar mevsimindeydiler koşanlar. Güneş hep yalancı baharlarını onlara gösteriyordu. Sararan yapraklara bakmak ile basmak arasındaydılar sürekli. Önce biri, sonra biri daha, sonra diğeri, sonra diğerleri, gülüşlerini ve rüyalarını armağan ettiler sırayla.

ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni
akıtsam deliren sevdamı
köpürür mü hayatı besleyen su

Hüseyin Solgun’un, Ayrıntı Yayınları’nın Yakın Tarih dizisinden çıkan Cevahir** kitabından geldim buralara. Tanıklarla, arkadaşlarıyla, ailesiyle, köylüleriyle, onu tanıyanlarla sohbetler yapmış, onun hakkında çıkan kitapları, yazıları taramış Hüseyin Solgun. Ne iyi yapmış. Solun da Dersimlilerin de yeterince konuşmadığı çok güzel bir insanı, bir devrimciyi konuşmuş. Benim için çok özeldir Hüseyin Cevahir. Baba Mansur ortak ocağımızdır. Köklerimizden dolayı akrabayız da.

Kitapta çok iç yakıcı birkaç anlatım var. Bunlardan biri Cevahir’in ses kaydı ile ilgilidir. Arkadaşları Saffet Rüştü Tekin, kız kardeşi Safiha Çıngı ve eşi Sait Beyhan Çıngı, Şadi Samer ile Cem Usal’ın tanıklığı ve anlatımıdır. Cevahir, Saffet Rüştü’nün evinde bir teyp görür ve Nazım Hikmet’in “Beyazıt Meydanı’nda bir ölü yatıyor’ şiirini okur. Daha sonraları bir şiir daha okur. Yine Nazım’ın bir şiirdir bu da. ‘Saman Sarısı’ şiiriyle iki şiir kaydedilmiştir. Bu kayıtlar daha sonra el değiştire değiştire Cem Usal’a verilir. Cem Usal kasedi dinlediğinde, Cevahir’in şiir okumalarının dışında, Fuzuli’den başlayan ve Yahya Kemal’e uzanan şiir analizleri de olduğunu görür. 12 Eylül’den sonra korunması için başka birine verilir kaset ve o günlerin endişesiyle imha edilir. Diğeri de onun sandıkta olan kitaplarının, korkuyla iki yaşlı akrabasının yakmasıdır. Eve geldiğinde bunu öğrenen eniştesi çok kızar ve şu cümleyi kurar. “Niye yaktınız kitapları, artık sahibi de yok.”

Hüseyin Cevahir, eniştesi Fevzi Özkan’la derin bir muhabbet içindedir. Birbirlerine mektuplar yazarlar. Yazdıkları, duygu dünyasının derinliğini yansıtır. Okuduklarını, dinlediklerini paylaşır, önerir. Edebiyatın tadını yansıtır. “Mutluluk insan eli değmemiş bir kayadır köyceğizde ya da güzel kadınların öldüresiye çiğnedikleri bir kaldırım taşıdır kentin alabildiğine kalabalık, üstüne kirli yağmurlar yağan bir bulvarında. Oysa biz insanız. Taş olma olanağını çoktan yitirdik.”

Başka bir mektubuna, Nazım’dan o çok sevdiği Saman Sarısı şiiriyle başlar. “Sevgili Kardeşim, ‘İki şey var ancak ölümle unutulur; anamızın yüzüyle, şehrimizin yüzü.’ Bu yüzden önce anneme yazdım. Özlemişim meğer anneciğimi…”

yarın ne olur bilirim ben
bahar gelir, otlar büyür
ölüm de yapraklanır
bir dağ bulur uzun uzun bakarım
bir çam ağacı gölgesi
güzel kokular veren
bir damla güneşi görünce
sana da gülümseyeceğim yarın
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek

Bu yazıyı onun çok sevdiği ve eniştesine dinlemesi için önerdiği Ermeni sanatçı Charles Aznavour’un şarkıları eşliğinde yazıyorum. Gözyaşlarım eşlik ediyor sözcüklerime. ‘Hüseyin gibi olmaya çalışarak’ dokunuyorum klavyeye. Eniştesinin cenazesine dair anlatımıdır yine.“Birden aklıma geldi. Hüseyin’in bir resmi vardı bizim evde. Resmi kartonun üzerine yapıştırmıştım.” Bir de o fotoğrafın altına Cahit Sıtkı Tarancı’nın dizelerini koyar ve o da Mahir gibi Cevahir’ini ‘kalbine gömer’ bu dizeyle.

“Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.”

*Aşkla Sana, Arkadaş Z. Özger (Yazıdaki şiirler bu şiirdendir.)

**Cevahir, Hüseyin Solgun, Ayrıntı Yayınları, Ekim 2020, İst.



Kapat